Güncel Köşe Yazıları

Sudan Çıktık, Çamura Gömüldük: Ne Zaman Başımızı Kaldıracağız?

Serpil Ayan’ın yeni köşe yazısı, “Sudan Çıktık, Çamura Gömüldük: Ne Zaman Başımızı Kaldıracağız?” yayında.

Sudan Çıktık, Çamura Gömüldük: Ne Zaman Başımızı Kaldıracağız?

Sudan Çıktık, Çamura Gömüldük: Ne Zaman Başımızı Kaldıracağız?

Susuz yaşayan bir balık gördünüz mü hiç?

Doğada öyle bir tür var aslında; kuraklık kapıyı çaldığında kendini çamurun derinine saklayıp, yeniden yağmur yağacağı günü, yani kaderinin değişeceği anı çamur içinde bekleyen… Peki ya diğer balıklar? Çamur bulamayanlar, saklanmayı bilmeyenler? Onlar ya susuzluktan ölüyor ya da çaresizce çırpınırken başka yırtıcılara kolayca av oluyor.

Şimdi durup kendimize soralım: Biz bu hikâyenin neresindeyiz?

Gelecek bir “yağmuru” bekleyip kafasını çamura gömen grupta mıyız? Yoksa pes edip ölmeyi beklerken, toplumsal ve ekonomik sistemin çarkları arasında av olanlardan mı?

Bu durum biraz da sofraya oturup sadece soğanla ekmek yemeye benzer. Karın bir şekilde doyar, doyar ama vücudun yaşaması için gereken proteini, vitamini, enerjiyi alamazsın. Sırf “yaşıyorum” diyebilmek için biyolojik bir yanılsamayla öğün atlamaktan ne farkı var bunun? Belki de nefsini köreltiyorsun, kendini idare ettiğine inandırıyorsun. Peki ama neden? Neden insanca ve hak ettiğin gibi yaşamak varken ihtiyacın olanı tüketmiyorsun? Neden yıllardır sadece “kıt kanaat geçinmeyi” bir erdem gibi kucaklıyorsun? Neden başını kaldırıp bir an olsun etrafına, dünyanın aktığı yere bakmıyorsun?

Bakın, bunu sormak asla bir “açgözlülük” ya da fazlasını istemek değildir. Bu, en temel insani yaşam hakkını talep etmektir. Zaten toplum olarak içine sürüklendiğimiz en büyük dip sorun da tam olarak burada başlamıyor mu? İnsanların insanca yaşama arzusuna “açgözlülük” ya da “kanaatsizlik” etiketi yapıştırıldı. Bırakın, bu hak arayışına açgözlülük diyeceklerse desinler!

Tabii ki kimsenin sofrası kelimenin tam anlamıyla sadece soğan ve ekmekten ibaret değil; bu, içinde bulunduğumuz manevi ve maddi yoksullaşmanın mecazi bir resmi. Fakat ne zaman birileri daha iyi bir hayat istese, ne zaman toplumdan bir talep yükselse, birileri hemen o talebi kılıfına uydurup yaftalıyor. İnsanların haklı isteklerine değer biçiliyor, üstüne bir de siyasi veya sosyal etiketler yapıştırılarak insanlar ayrıştırılıyor.

Sormak gerekiyor: Toplum olarak daha kaç parçaya bölüneceğiz?

Bugün dönüp baktığımızda, bir tarafta kaynağı belirsiz bir zenginlik içinde yaşayan bir grup, diğer tarafta ise her geçen gün derinleşen bir yoksullukla boğuşan devasa bir kitle görüyoruz. Hepsinden vahimi ise ne biliyor musunuz?

Orta sınıfın tamamen yok oluşu…

Bir toplumun omurgası, çimentosu olan; okuyan, üreten, muadil bir standartta yaşayan o geniş orta segment sınıf adeta haritadan silindi. Ya yukarıdaki elitlerin pırıltılı dünyasını izleyen birer seyirci olduk ya da dipteki var olma mücadelesine çekildik.

Ayrıştırılan, kutuplaştırılan topluluklarda herkesin gözüne birer at gözlüğü takılmış durumda. Herkes kendi dar açısından bakıyor, yanındakinin yoksulluğunu veya çaresizliğini görmüyor. En kötüsü de bu arabayı çeken yuların kimin elinde olduğu bile belirsiz!

Sürüklendiğimiz yolun ucu nereye çıkıyor, belli değil mi sizce? Toplumsal dokunun lif lif koptuğu, adaletin ve liyakatin zedelendiği, orta sınıfın silinip zengin ile fakir arasındaki uçurumun bir uçuruma dönüştüğü bir yapıda çöküş kaçınılmazdır.

Eğer bu tabloyu sorgulayana, hakkını arayana, “İnsanca yaşamak istiyorum” diyene verilecek tek yanıt “Beğenmiyorsan sür eşeğini Niğde’ye!” mantığıysa… O zaman çamurdaki balıktan bir farkımız kalmamış demektir.

Ancak unutmayalım; insanız biz balık değiliz!

Kafasını çamura gömenler yağmuru göremez, sadece boğulacağı günü bekler.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL