Eşitlik dedim ya hani, şimdi aranızdan bazıları çıkıp diyecek ki bir bitmedi bu eşitlik muhabbetiniz diye. Bitmez bitemez! Ve konuşmaya devam edecekler “Kadın ve erkek eşit olamaz,” diye.
Evet, biyolojik cinsiyet bakımından eşit değiliz diyebilirim. Nedir bu biyolojik cinsiyet? Bireylerin eril veya dişil cinsel organlara sahip olarak doğmasıdır. Örneğin, fiziksel kuvvet açısından erkeklerin kadınlara oranla daha güçlü olması, boy açısından bakıldığında erkeklerin kadınlara oranla daha uzun boylu olması gibi biyolojik etkenler sayılabilir.
Ancak benim bu yazımda kastetdiğim eşitlik, adalet kavramıyla ilişkilidir. Yani toplumda dezavantajlı konumda olan cinsiyetlerin kamusal ve özel yaşam alanlarındaki hizmet, fırsat ve kaynaklardan yararlanması şeklindedir. Bu da “Toplumsal Cnsiyet Eşitliği” kavramıyla açıklanmaktadır.
Peki içinde bulunduğumuz toplumda, toplumsal cinsiyet eşitliğinden bahsedilebilir mi? Bu yazımda bunlardan bahsedeceğim.
Genel olarak baktığımızda toplumun en küçük yapısı olan aile ve toplum bireyin dünyaya gelmesiyle birlikte kadın ve erkeğe cinsiyete dayalı farklı roller, sorumluluklar ve görevler yükler.
Nedir bu roller?
Kız çocuklarına pembe, mor, kırmızı gibi renkler tercih edilirken; erkek çocukları için mavi, yeşil, siyah gibi renklerin tercih edilmesi…
Kız çocuklarına bebekler, ev aletleri gibi oyuncaklar alınırken; erkek çocuklarına silahlar, arabalar gibi oyuncakların alınması…
Özellikle daha gelenekçi ailelerde kız çocuklarının okula gönderilmemesi ve erken evliliğe zorlanması…
Erkek çocuklarının penisine uygulanan özel operasyonun sünnet düğünü adı altında kutlanıyor olması; kadınların ise ayda bir kere regl olmasının saklanması gereken bir durum gibi algılanması…
Erkeklerin cesur, güçlü, sert olması beklenirken; kız çocuklarının ise şefkatli, merhametli ve anlayışlı olmasının beklenmesi…
Bu duygularla büyütülen erkeklerin dişçi, pilot, makinist gibi mesleklere yönelirken; kadınların ise öğretmenlik, hemşirelik, hostestlik gibi mesleklere yönelmesi…
Kız çocukları, evlenmedikleri ve işe girmedikleri sürece sağlık hizmetleri anne veya baba üzerinden verilir. Evlenmeleri ve işe girmeleri halinde bu durumun ortadan kalkması. Yani boşanmaları veya işten çıkmaları halinde tekrardan sağlık hizmetleri anne veya baba üzerinden veriliyorken, erkek çocuklarında ise bu hizmet eğitim durumuna bağlı yani lise veya dengi öğrenimden mezun olanlar 20 yaşını, yükseköğrenimden mezun olanlar ise 25 yaşını geçmemek suretiyle sağlık hizmetlerinin anne veya babaları üzerinden verilmesi.
Ev merkezli anne ve eş rolleri çerçevesinde baktığımızda kadının çoğunlukla ev işleri, çocuk, hasta ve yaşlı bakımından sorumlu olup, erkeklerin ise ev dışında ücretli bir çalışan olup evi geçindiren, yönlendiren bir nevi aile reisi konumunda olması….
Erkeklerin gece dışarı çıkması normal karşılanırken kadınların gece dışarıya çıkmasının namussuzluk olarak nitelendirilmesi
Duygusal olan erkeklerin toplumda alay konusu olması, “Erkek adam ağlamaz!” denilmesi.
Yalnız yaşayan kadınların ayıplanması vb. gibi örneklerle bu eşitsizlik çoğaltılabilir.
Örneklere baktığımızda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sadece kadın ve kız çocuklarıyla ilgili bir konu değil, yetişkin erkek ve erkek çocuklarını da kapsayan bir konu olduğunu görmekteyiz. Toplumsal olarak oluşturulan ve dayatılan bu rollere uygun davranmayanlar toplum tarafından ayıplanmakta ve hatta dışlanmaktadır.
Üzülerek belirtmek istiyorum ki cinsiyete dair tutum ve davranışlar konusunda insanlar, kalıplaşmış beklenti ve algılarını değiştirmediği taktirde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nden” hiç kimse bahsedemez.
HÜLYA KIRIM
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)